Pardus... Özgürlük İçin...
<
Ekim sayısının kapak konusu Pardus olunca tahmin edeceğiniz üzere hemen edindim bir tane. Fakat itiraf etmem lazım ki dergiye şöyle bir göz gezdirdikten sonra ilk okuduğum kısım dergi değil "Kayıp Kentin Sokak Haritası" eki, ardından da Toroslarda yetiştirilen Lamalar hakkındaki yazıydı... "Kayıp kentin sokak haritası" eki bugün içinde yaşadığımız İstanbul'un, bundan 1500 yıl önce nasıl olduğunu hayal etmek isteyenlere... Ali Işıngör'ün, özelde Pardus, genelde ise Linux ve özgür yazılım hakkında ki yazısı, Pardus'un çıkışını ve çıktığı gibi de Türkiye gündemini karıştırmasını dört gözle beklediğimiz şu günlerde, bir açılış niteliğinde... Pardus geliştirme ekibinin toplu fotoğrafını ve Pardus'un daha önce yayınlanmamış ekran görüntülerini bu yazıda bulabilirsiniz. Ayrıca "NASA'nın Tasarım Şenliği" yazısını ise bütün mucitlere öneririm. Belki de bu yıl ki konusu "Bir kibrit çöpünü, üç farklı türde enerji metodu kullanarak, en az üç farklı ardışık ( birbirine bağımlı ) eylem sonucunda, başlatıldığı andan 20 saniye sonra yakacak bir cihaz yapmak." olan yarışmaya katılmak istersiniz...
/p>
< <
Bloglarla birlikte internet uygulama ve sevisleri, dotCom hüsranından bu yana ilk defa bu derece hareketlenmeye başladı. Web 2.0 genel adıyla anılan bu uygulama ve servisler internet üzerinden iş yapma konusunda yepyeni yaklaşımlar geliştirmeye çalışıyorlar. Genel donanım gücünün artması, internet sunucu ve tarayıcı teknolojilerinin gelişmesini hızlandırdı. Özellikle son günlerde hızla yükselen teknoloji AJAX'ı kullanan web uygulamaları, standart masaüstü uygulamalarını aratmıyorlar. Bu uygulamalar içerisinde bugünlerde büyük bir keyifle kullandığım Netvibes.com'dan bahsetmek isterim. Internet Masaüstü olma hedefindeki bu uygulama, henüz geliştirilme aşamasında olmasına rağmen olanaklarına dair umut vaadediyor. RSS/Atom beslemeleri, notlar, GMail posta kontrolü, hava durumu modülleri hali hazırda geliştirilmiş durumda. Yapılacak listesi, yerimleri ve benzeri modüller de geliştirilmekte. Kişiselleştirilmiş anasayfanızı hazırlayabilir ve bu sayfaya istediğiniz bilgisayardan erişebilirsiniz. Netvibes bu hedefe yönelik hazırlanmış tek uygulama değil, Protopage ve Backbase'si de bir denemenizi tavsiye ederim.
***
Bu arada del.icio.us kullananlara tavsiye edebileceğim bir başka uygulama ise del.icio.us direc.tor
Bu uygulama del.icio.us yerimlerini ve etiketlerini daha kolay düzenlemenizi sağlamakta. Not 1 : Netvibes'ın Türkçe çevirisi, Ayten Gülen'in katkılarıyla tarafımdan yapılmış ve site wiki sayfasına eklenmiştir. İlgililerin bu çeviriyi kontrol edip, gerkiyor ise düzeltme yapmasını dilerim. Ayrıca Türkçe kullanımda varsayılan beslemeler konusunda da öneri eklenebilecek bir wiki sayfası bulunuyor. Not 2 : Web 2.0, Ajax, Linux ve benzeri konuları, bu teknoloji ve uygulamaların tanıtım ve kullanım inceliklerini bundan sonra Cezve'ye taşımayı, Cezve'nin içeriğinin Java Teknolojilerinden, genel Bilişim Teknolojilerine genişletmeyi düşünüyorum. Teknolojinin kullanımının fayda ve yan etkileri ile Blog Oyuncakları ise bu bloğun konusunu oluşturmaya devam edecekler...
/p>
Bir süredir, denk gelmemek için televizyonda, internette haberleri pas geçiyor, gazetelerde sayfaları atlıyor, iki insanın utanmamız gerekirken dilimize malzeme olan hikayelerinden, bu durum üzerine düşünmekten kaçıyordum. Ama her seferinde bir yerden sobeleniyor, ben de duruma kaçışımla malzeme oluyordum. Son iki Cumartesi Yazısı da artık kaçamamanın sonucunda yazılmış iki yazı gibi duruyor1. Genel olarak Cumartesi Yazıları bu tutamamanın, artık söylenmek, yazılmak zorunda olmanın bir sonucu2. Yazılar, yazarlarından koşarak kaçıp, kendi okurlarını, tanışlarını aramaya çıkıyorlar. Sanki kişisel sohbetlerde, defterlerde, en çok da zihinde sıkışıp kalmaktan bıkmış, kendi uzaylarına açılıyorlar. Ki şu ana kadar gözlemlediğim kadarıyla da artık okurlarına kavuşmaya başlamışlar. Her şeyin küçük harfle yazıldığı, bu blogda, fikirler, iktidar talep etmek yerine kendi yaşam alanına sahip çıkmaya çalışıyor. Bunu yaparken sadece kendisinin değil başkalarının yaşam alanının varolma hakkını da sahipleniyor... Edebiyat, müzik, zaman, şehir ve en çok da bütün diğerlerinin olmasını olanaklı kılan özgürlük hakkında zorunluluktan yazılmış yazılar, okuyucusunu arıyor... Belki de o okur sizsinizdir... Bence bir uğrayın. Not 1 : Aslında bu satırları, bahsi geçen yazılara yorum olarak yazacaktım fakat bu fikrin sadece bu iki yazıya değil, genele dair olduğunu görünce, yazıyı buraya taşımaya bloga yorum yapmaya karar verdim. Not 2 : Bu durum üzerinde "acaba blogun açılışına dair olan bilgilerim blogun içeriğine bakışımı etkilemiş olabilir mi?" diye düşündüm. Olmadığını sanıyorum ama bu tür durumlarda nesnel olmak çokda mümkün değildir biliyorum.
/p>
Tekboynuz, Kuzey Avrupa ( unicorn ), Çin ( Ki-lin ) ve Japon ( Kirin ) mitolojilerinde yer alan, alnında kıvrılarak uzayan bir boynuzu olan, midilli boyutlarında ata benzer, zaman zaman aslan kuyruklu ve keçi sakalı olarak tanımlanan, fantastik bir yaratıktır. Büyülü bir yaratık olduğuna inanılır. Kanı ve boynuzu her türlü zehri nötralize eder, bir büyücüyü ölüm döşeğinden bile hayata döndürür. Büyülü olmaları nedeniyle, büyüye karşı doğal bir dirençleri vardır. Ormanlarda dolaşan yetişkin bir tekboynuzu kimsenin göremediğini, sadece genç tekboynuzların göründüğü için küçük boyutlu sanıldığı söylenir. Görülen tekboynuzlara da sadece bakire kızlar dokunabilmektedir. Tekboynuz bütün fantastik yaratıklar içerisinde, saflık ve masumiyetle en fazla ilişkilendirilmiş yaratıktır. Genel olarak beyaz renkli olduğu düşünülsede farklı renkleri de zaman zaman hikayelerde boy göstermektedir. Bir çok fantastik hikayede geçen, çoğunda ise önemli roller üstlenen tekboynuzun özelliklerinin en iyi tanımlandığı hikayelerden birinin Peter S. Beagle'ın Son Tekboynuz hikayesi olduğunu düşünmekteyim. Bağlar : vikipedi pantheon.org ek$i Peter S. Beagle’ın Düş Dünyaları
/p>
Geçen hafta küçük bir kaçamak yapıp Antalya'da tatil yaptım. Oldukça spontane gelişen bu tatilde Ağrı yorgunluğu attım, verdiğim kiloları geri aldım. Su kaydıraklarından kaydım, havuzlarda oynadım. Bol bol yedim içtim. Hava güzel, deniz güzel, otel güzel, AuquaPark ise hepsinden güzeldi. Velhasıl feci dinlendim. Şimdi kimseler tutamaz beni, bütün işlerin altından girip üstünden çıkarım :) Bu arada Cuma günü karar verip Salı günü bu tatile gitmemi sağlayan herkese teşekkür ederim... Not : Aslında kaydıraktan kayarken çekilmiş bir fotoğraf koyacaktım ama kıskanırsınız felan diye dinlenme anından bir fotoğraf koydum :P
/p>
Doktor Tenma Kenzou, öğrenim için geldiği Almanya'da başarılı bir beyin cerrahı olmuştur. Çalıştığı hastanenin başhekiminin kızı Eva ile nişanlı, geleceği parlak bir doktordur. Bir gün hastaneye başından vurulmuş ve komada olan bir erkek çocuk ile şokta bulunan kız kardeşi gelir. Dr. Tenma ameliyata gireceği sırada başhekim'in emriyle belediye başkanının ameliyatına girmesi istenir. Tenma bir süre bocalar ve sonunda başhekimin isteğini reddederek çocuğun ameliyatını yapar. Çocuk kurtulur, fakat belediye başkanı ameliyat sırasında ölmüştür. Bu durum hem hastane içerisinde ki kariyerinde hem de özel hayatında bir sürü karışıklığa neden olur. Tenma doğru olanı yaptığını düşünerek kendi içinde huzurludur. Fakat kurtarmış olduğu çocuk ve kız kardeşi ortadan kaybolurlar. Aynı zamanda da başhekim ve hastene yönetiminde bulunan iki doktor zehirlenmiş olarak bulunurlar. Olayın soruşturması sırasında bir şey çıkmaz fakat Eva babasının ölümünden Tenma'yı sorumlu tutar. Bundan 10 yıl kadar sonra Tenma gerçekleşen bir çok ölümün aslında kurtarmış olduğu çocuk Johan tarafından işlendiğini öğrenir. Hatasını düzeltmek ve Johan'ı öldürmek için peşine düşer. Bu sürenin içerisinde de geçmişin sırları arasında yolunu bulup Johan'ı ve onun gerçekte kim olduğunu öğrenmesi gerekmektedir.
Japonya'da 1994-2001 yılları arasında manga olarak yayınlanmış olan Monster ( Canavar ), bir çok dile çevrilmiş ve 2 milyon kopya satmış. 2004 yılındna bu yana Japonya'da NTV tarafından anime olarak yayınlanmakta. New Line Cinema tarafından da filme çekilmek üzere çalışmalar başlamış durumda. Bu uzun soluklu drama içerisinde, her biri çok iyi işlenmiş bir çok karakter, şehir ve kültürel arka plan yer almakta. Hatta Almanya'da artık etnik çoğunluk durumunda bulunan Türkler bile gerçekci bir şekilde hikaye içerisinde yer almaktalar. Belki de en başta söylemek gerekeni şimdi söyleyelim, Monster büyükler için hazırlanmış bir anime. İçerisinde klasik anime espiri ya da hilelerinin hiç biri bulunmuyor. Zaman zaman hikaye kurgusu kendini tekrar eden bir havaya girsede, bazı bölümlerde hikayenin ana akışının dışında yan hikayelere fazla yüklenilmiş olsada genel olarak başarılı bir drama.
Grafik ve animasyon kalitesi oldukça yüksek. Daha öncede belirtmiş olduğum gibi, açılış ve kapanış şarkılarını çok başarılı buluyorum. Özellikle kapanış parçalarının listemde ( Top 5 ) Naruto'nunkilerle birlikte ilk iki sırayı aldığını belirteyim. Toplamda 74 bölüm olacak olan animenin hali hazırda 60 bölümü yayınlanmış durumda. Umarım bitmeden önce her hangi bir Amerikan dağıtım firması lisanslayıp funsublarda yayınlanmasını engellemez. Künye
Orijinal İsimMonster
TürDrama - Gerilim
Yayın Yılı2004-2005
Yayın TipiTV
Bölüm74
FirmaMadhouse
Bağlar Monster AniDB animefringe Cinnemon Ass
/p>
Yıllarca fotokopi fanzin dergiler okumuş, bu dergilerin peşinden koşmuş, bu dergilerin gücüne, yaratıcılığına, dinamizmine inanmış, Kybele, Kırışık, Parşömen gibi dergilerin içerisinde yer almış biri olarak, fanzin dergilerin ortadan kaybolmasını, ömürlerini doldurmalarını hüzünle izliyorum. Bloglar ile yayın dünyasını karşılaştıranların büyük çoğunluğu, blogları gazetelerle, blog yazarlarını ise gazetelerin köşe yazarları ile karşılaştırmakta. Bence blogların yerine oynadığı yayın türü fotokopi fanzinlerdir. Bir blog yazarının günlük gazateler üzerine olan gücü ya da olası etkisine, görece fotokopi fanzinler de sahipti. Teknik kolaylıklar, maliyetler, okuyucuya ulaşma yolları nedeniyle, bir zamanlar fotokopi fanzin çıkaranlar artık blog yazıyor, en olmadı kolektif blog tutuyor. Eğer biraz daha organize bir topluluklarsa bir webzine ya da elektronik dergi çıkarma uğraşına girişiyorlar. Bir yanım hüzün duyuyor fakat bir yanım fanzin dergicilerin tam da bunu yapması, dinamizm içerisinde hareket ederek uyum sağlamasını bekliyor ve heycanlanıyorum. Blog Kardeşliği üyesi yazarlara, bloglara baktıkca bir zamanlar 10-15 olan fanzinlerin 500-1000 olduğunu görüyorum. Daha fazla insan okuyor, yazıyor, karşılıklı etkileşime giriyor... Bu arada arşivimde bulunan fotokopi fanzinleri, büyük bir dikkatle saklamam lazım. Artık yenileri gelmiyecek, gelenlerin içeriği ve gücü eskiler kadar olamayacak. Başımız sağolsun. Not: Fanzin dergilerin büyük çoğunluğu ülkemizde, fotokopiye oranla çok daha ucuz olması nedeniyle gestetner ile basılmıştır. Kişisel fikrim gestetner'in, insanlık tarihi üzerine etkisi internetten çok daha büyük olan bir buluş olduğudur. ( Parantez açıp burda da marka ürün adı karışımından bahsetmek lazım. Aslında bahsi geçen Alman Gestetner firmasının ürettiği küçük boyutlu ofset baskı makineleridir. Gestetner firmasının ürettiği büyük ofset makineler, fotokopi makineleri de olmasına rağmen diğerleri değil ama bu küçük olanlar matbaacılar arasında gestetner olarak anılmaktadırlar. )
/p>
Blogların internette hızla yayılması, içerik olarak sunduğu çeşitliklik, yazar ve okur olarak hitap ettiği kullanıcı kitlesinin artması, hergün yeni bir Bloglar üzerine kurulu servis ya da iş modelinin de ortaya çıkmasına neden oluyor. Bir süredir aktif olarak yayında olan Technorati ile sadece öyle bir ilgilenmiş fakat çok da yüz vermemiştim ( aynı şeyi del.icio.us'a da yapmıştım ). Dün sitenin sunduğu servislere şöyle bir baktım ve aslında oldukça kullanışlı olduğunu farkettim. Üstelik Flickr, del.icio.us, Blogger gibi hali hazırda kullandığım diğer servisler / uygulamalarla da ortak çalışma içerisinde. Tag ( etiket ) çılgınlığı her yere yayılırken, ( etiketleme ile sanırım sadece web 2.0 ve ajax yarışabilir ) bu servislerin de bunun dışında kalması mümkün değil tabiki. Blog arama motoru olarak, çeşitli taglara göre de aramayı servislerine katmış olan Technorati'nin sizin yazdığınız blog yazılarını da bu etiketlere göre araması için çok birşey yapmanıza gerek yok. Sadece verdiğiniz bağ'a rel="tag" özelliğini ( attribute ) eklemeniz, Technorati'nin bu bağın son parçasını etiket olarak alması için yeterli. Örneğin :
<a href="http://del.icio.us/haky/bloglar" rel="tag">bloglar</a>
şeklideki bağı gördüğünde Technorati, bu yazıyı "bloglar" etiketi ile indeksleyecek. Burada verdiğiniz bağ istediğiniz her hangi bir yeri gösterebilir. Ayrıca ilgili etiketlerle del.icio.us'a eklenmiş olan adresler de Technorati tarafından arama sonuçlarının yan tarafına getiriliyorlar. Aynı şekilde Flickr'a eklenmiş olan fotoğraflarınıza da aynı etiketleme yapılmış ise bunlarda sunulmakta. Technorati, blog uygulaması olarak blogger'ı kullanıyosanız, blogunuzun güncellendiğinden otomatik olarak haberdar olup, indekslerini güncellemekte. Bunların ötesinde Technorati'ye üye olarak sunduğu, siteye özel arama, takip listesi gibi diğer servislerden de yararlanabilirsiniz. Bütün bunların sonunda Blogger'ında blog arama servisi vermeye başladığını haber vereyim. Aslında Google'ın Blogger'ı satın aldığında bu tür bir hizmete başlayacağını düşünüyordum ama uzun zamandır sadece normal arama motorunu ve reklam servislerini Blogger kullanıcılarına sunmaktaydılar. Blog dünyasındaki bu rekabbet sonunda pek yakında Ajax ile geliştirilmiş, çok daha kullanışlı blog uygulamaları ile karşılaşacağımızı sanıyorum...
/p>
Bir süredir "Ağrı Dağı Efsanesi" yazmaktan, okuduğum bloglara dair notlar, ve tabiki diğer düzenli köşeleri de, yazamadım. Bunu hemen telafi edelim, çok geçikmeden notları yayınlayalım. Birikince zor oluyor. Başlangıç olarak, Burkina Fasa Fiso Halk Cemahiriyesi'nde, beni de uzun zamandır rahatsız eden iki konu üzerine, Ali Işıngör'ün "Adalet edebiyatın da temelidir" yazısına gönderme yaparak, "Ağrı Dağı Efsanesi"nin pek saygı duyduğum ve sevdiğim bir yazar olan Yaşar Kemal'e ve onun kitabına ait olduğunu, benim sadece onun isminin büyüklüğünden yararlanarak blog yazılarımı meşhur etmek istediğimi belirteyim. Şaka bir yana, Türkiye yazın ve yayın dünyasında var olan korsan, kopya ve taklit ürünlere karşı birşeyler yapmak gerekir diye düşünüyorum. Bu anlamda atılabilecek adımlardan birinin genel olarak lisans ve telif kavramlarını yaygınlaştırmak, özel olarak ise özgür ve açık lisansları tanıtmak ve resmi olarak Türkiye'de geçerliliğini sağlamak olarak görüyorum. Umarım önümüzdeki dönemde bu konuda daha somut bilgiler verebilirim.
***
Bir diğer blogumuz, Postitler. Parantez açıp bir önceki yazıyla bağlayalım. Post-it adı 3M firmasının tüm haklarına sahip olduğu markası. Dolayısı ile kullanılmasına izin vermiyor. Fakat piyasaya ilk çıkan ya da ilk yaygınlaşan markanın ürün adı haline gelmesi durumu burda da söz konusu. Ürüne ait bilgiyi ise blogun hemen başında bulabilirsiniz. Hayatın içinden küçük ayrıntılara dair umulmadık bilgi yığını çıkaran bu blogu takip etmenizi, özellikle mektuplarla ve mektup edebiyatı ile ilgilenen arkadaşlara ( onlar kendilerini biliyorlar ) ise Ya Beduh yazısını, öneririm.
***
Düşler ve Erdemler, edebiyat üzerine kollektif bir blog. Benim blog'a denk gelmemin nedeni, Borges'in Alçaklığın Evrensel Tarihi'nden Kaba Tören Yöneticisi Kotsuke no Suke. Tabi hazır bloga kadar gitmişken, Çekirge Yemeği Tarifleri'ne de bir göz atmanızı tavsiye ederim.
***
Dolaştığım bütün bloglar bu kadar ciddi değil tabiki. Son günlerde denk geldiğim ve büyük keyifle okuduğum bir blog : Aptal. Kendi tabiri ile "bir sayfa bir kaloriden az. keyifle tüketiniz."
/p>
Bu haftasonu Blog Kardeşliği Toplantısı vardı. Bu 3. toplantıya katılmak istiyordum ( devamsızlıktan kalmamak için ), tanışmak istediğim kişiler, sormak istediğim sorular vardı. Ama Kemal Ankara'dan geldi. Bilgisayar programcılığı bölümünden sınıf arkadaşım, bilgisayar işlerini bırakıp ( eposta bile okumuyor artık ), fotografçılık ve yapımcı-yönetmenlik yapmaya başlamış, kendi çapında aşmış arkadaşım, haftasonunu İstanbul'da geçirmek üzere geldi. O gelince bir diğer sınıf arkadaşım, ev ve yurt oda arkadaşım, nadide insan, Fikri'yi de bizle buluşmaya ( evden izin almaya ) ikna ettik. Haftasonunu yıllar önce Eskişehir'de öğrenci evinde toplandığımız tatda geçirdik. Çeşitli projeler üzerine konuştuk, nostalji yaptık, rakı içtik. Keyifli bir hafta sonu idi. Bu arada Kemal gelirken eli boş gelmemiş bir önceki gelişinde çekmiş olduğu fotoğraflardan da bir demet getirmiş... İnanıyorum ki daha çoğunu blogunda yayınlayacak. Evet gelmişken onu da bir blog tutma konusunda ikna ettim. Toplantıya gidememiş olsamda kardeşliğe yeni bir blogcu kazandırdım...
/p>
Ateş Kitabı Bütün bu gezi sırasında kişisel olarak beni, ki benle uğraştığı ve üzüldüğü için en az benim kadar Ayten'i de, en fazla etkileyen şey hastalanmam. Daha İstanbul'dan yola çıkmadan Doğu Beyazıt'da ishal salgını olduğunu, bunun da sulardan kaynaklandığını okumuştuk. Dolayısı ile de hem biz hem de ekibin diğer üyeleri ne yiyip içtiğimize özel dikkat ediyorduk. Tam bu noktada ekibin diğer üyeleri olan Yunanlılardan bahsetmeden geçemiyeceğim. Bir önceki grupda bulunan Yunanalıların ishal olmuş olmasından ders alarak, yanlarında nice nice ilaçlar getirmişler. Ayrıca da dağda yenecek olan yemek menüsünü, patetes haşlama, makarna ve pilav olarak kısıtlatmışlar. Bizlerde aynı ekibin bir parçası olarak bu yemeklerden yemek durumunda kaldık. Fakat rehberimiz Goksu başka grupların mutfaklarından biraz daha lezzetli menüler oluşturmak için gereken tırtıklamayı da yaptı. Hastalığı ilk hissettiğim zaman zirve denememin başarısız olmasının ardından kampa döndüğümdeydi. Birden bir üşüme geldi ve kendimi uyku tulumunun içine zor attım. Biraz uyuyup dinlendikten sonra geçti. İkinci kez, Ağrı'dan inip otelde duş alırken üşüme geldi fakat önemsemedim. O gece dizlerimin ağtısı ile uyandım. Fakat sadece dizlerim ağrımıyor ciddi sayılacak miktarda da ateşim vardı. Bir yandan ateşten yanarken, bir yanda da üşüyordum. Ayten bütün gece boyunca ıslak havlularla ateşi indirmeye çalıştı. Sabah erkenden Doğu Beyazıt Devlet Hastanesi'ne gittik. Yapılan ölçüm sonucu ateşimin 39.5+ olduğu ortaya çıktı ve hemen bir Novaljin iğnesi yapıldı. Ardından yapılan tahlil ve tetkiklerin sonucunda birşey bulamadılar - o sırada sadece ateşim vardı - biraz ağrı kesici verip gönderdiler. Öğlene doğru ateş geri geldi, bu sefer yanında ishal ve kusmada vardı. Tekrar hastenenin yolunu tuttuk. Bu sefer verilen ilaçlar değişti ve otele geri döndük. Verilen antibiyotikler, ağrıkesiciler v.s.yi içmem için bişiler yemem gerekiyordu fakat ben hiçbirşey yemek istemiyordum. Ayten'in zorlamalarıyla, bir iki şeftali ve muz ile ilaçları alıp yattım. Ertesi güne ancak kendimi biraz toplamış hissediyordum. Ki bu ara günün sonunda "Yol Kitabı"nda okuduğunuz maceralar başlıyordu. İstanbul'a döndükten bir süre sonra kendimi tam anlamıyla iyi hissetmeye başladım. Bütün bu yol ve hastalığın ardında iyi olarak iteleyebileceğim tekşey, uzun süredir vermeyi başaramadım kiloların bir kısmını vermiş ve uzun zamandan sonra ilk defa yetmiş kilonun altına inmiş olmam. Kıssadan Hisse Kitabı Bu maceranın sonucunda tabiki çeşitli dersler edindim. İşte bazıları:
  • Hangi hava yolu ile uçuyor olursanız olun, biletlerin üzerini özellikle uçuş tarihlerini en az üç kere kontrol edin.
  • Uçuştan en az yarım saat önce, uçağın kalkış kapısının önünde konuşlanın. Uçaklar rötar yaptığında özür bile dilemiyorlar ama siz geç kalırsanız suçlu siz oluyorsunuz.
  • Uçuşa yedek yazılmak için THY merkez bürosunu değil, hava alanını arayın.
  • Dağa giderken batonlarınızı mutlaka yanınıza alın.
  • İrtifa çarptığında tek ilaç aspirin. Yanınızda mutlaka aspirin bulundurun.
  • Ağrı'ya çıkmaya kalmadan önce diğer dağlara çıkmayı deneyin. Zor olmasından dolayı değil. Ağrı'da zirve yapınca Türkiye ve civarında daha yüksek dağ kalmıyor.
  • Van kahvaltısına yüz vermeyin.
  • Van'ı mutlaka gezin.
  • Van'a uçak ve otobüsün dışında trenle de gidebileceğinizi unutmayın.
  • Van Gölü Seyahat'ten bilet aldığınızda koltuğunuza sahip çıkın.
Teşekkür Kitabı Bu gezinin gerçekleşmesini sağladıkları için aşağıdaki herkese teşekkür ederim.
  • Ayten'e, bu gezi fikrini ortaya attığı ve organize ettiği için
  • Buklamania'ya, bu gezinin organizasyonunu başarıyla yaptığı ve kaçırdığımız grup yerine başka bir gruba bizleri dahil ettikleri için
  • Türk Hava Yolları'na, bu gezinin bir macera haline gelmesini sağladıkları için
  • Dağ Rehberimiz Hüseyin'e, dağa tırmanma sürecinde yol göstericiliği, yardım ve destekleri için, Ayten'in zirve yapabilmesi sayesinde gerçekleşti,
  • Tur Rehberlerimiz Göksu, Himmet, Sinan ve Yusuf'a, bizi bütün gezi boyunca gözetip kollayıp kaprislerimizi çektikleri için
  • Siz okurlara, bunca yazıyı okuduğunuz ve hatta yorum yazdığınız için
Bitti
/p>
Yol Kitabı Ağrı Dağı tırmanış programı, toplam yedi gün süren, İstanbul-Van uçak, Van-Doğu Beyazıt otobüs/minibüs ile gerçekleştirilecek olan bir programdı. Tabiki bu yedi gün içerisinde en önemli ulaşım aracımız ayaklarımız olacaktı fakat kat edilecek mesafenin yüzde doksanını uçak ile almayı planlıyorduk. 20-27 Ağustos tarihlerinde İstanbul-Van ve Van-İstanbul uçuşlarımız bir ay öncesinden alınmış bekliyordu. Fakat 20 Ağustos Cumartesi günü uçağı kaçırdığımız için ( Bu konuda değil konuşmak, yazmak düşünmeyeceğim bile. Kaçırdık işte o kadar. ) bir miktar gerilim ile ( kilo da ton da bir miktar olarak ifade edilebilir ) operatör firmanın ( Bukla ) bizi 22-29 Ağustos tarihleri arasında gerçekleşecek olan kapalı bir tura dahil etmesiyle ( kendilerine tekrar teşekkür ederiz ) uçak biletlerimizi 22-29 Ağustos tarihleri için düzenlettirdik ( bir miktar ceza ile ). 22 Ağustos Pazartesi, güzel bir sabahtı, bir önceki girişimin gerilimi ile bir saat önceden uçağın biniş kapısının önüne konuşlanmış, çağrı yapılmasını bekliyorduk. Daha önceden internet üzerinden yapılmış check-in sayesinde kanat üstü olmayan bir pencereden aşağıyı seyrederek ( nasıl bir his olduğunu anlamak için buraya tıklaya bilirsiniz ) Van'a gittik. Toplam 1 saat 45 dakikalık bir yolculuk ile Türkiye'yi bir ucundan diğer ucuna geçmiş olduk. Van hava alanında rehberimiz ( Göksu ) bizleri ( turun diğer katılımcıları da aynı uçaktaydılar ) toplayıp minübüslere doldurup hiç vakit kaybetmeden yola koyuldu. Van'a uğramadan doğrudan Doğu Beyazıt'a yöneldik. Van Gölünün kıyısından doğru devam eden yol üzerinden Muradiye şelalelerine vardık. Orda yediğimiz öğle yemeğinden sonra ( ki oldukça lezzetliydi ) Tendürek geçidi üzerinden Doğu Beyazıt'a gittik. Yol boyu en dikkat çekici olan, sürekli Jandarma kontrol noktalarından geçiyor ve kimlik kontrolü yapılıyor olmasıydı. Devletim, vatandaşlarıyla olan sıcak ilişkisini sürekli tutmak istiyor anlaşılan. Tabi bir de İran sınırının hemen yan tepeler olduğunu bilmek, insana, karşı adaların Yunanistan olduğunu bilmekten daha farklı bir his veriyor. Doğal olmayan bir ayrım. Doğu Beyazıt, İshak Paşa Sarayı'nın kollarının altında, özellikle Ağrı'dan uçsuz bucaksız gözüken bir ovaya kurulmuş irice bir şehir. Yok yok gibi görünüyor. Özellikle İran ile yapılan ticaretin ( yasal ve yasalolmayan ) merkezi konumundaymış sanırım. Fakat Ağrı Dağı ve İshak Paşa Sarayı dışında turistik olarak ilgi çekecek başka birşeye pek sahip değil. Gittiğimiz de ishal salgını vardı ve sular konusunda özellikle dikkat etmemiz söylendi. Dağdan indikten sonraki gün tur programına uygun olarak geldiğimiz araçlar ile aynı yolu kullanarak Van'a geçtik. Van'da eşyaları otel'e bıraktıktan hemen sonra, Akdamar adasına doğru yola koyuldu. Van Gölü kıyısında bir uçtan öte tarafa doğru gidiyorduk. Gevaş ilçesinin kenarını dönüp Akdamar Adasının karşısında bir yerlerde yemek yedik. Daha sonra takalara binip adaya geçtik. Kilise tadilatta olduğu için kenarındaki çay bahçelerinde oturduk ki bazıları oturmak yerine yüzmeye gittiler. Burda Göksu'nun bir sözünü aktarmak istiyorum : "Van Gölünün kaldırma değil kaydırma kuvveti var." Urartular'dan bu yana yerleşim yeri olan Van'ı genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim. Büyük modern bir şehir. Civarına göre oldukça yeşil ve ağaçlık sayılır. Antep'e denk olduğunu düşünüyorum. Hatta Antep'den önemli bir üstünlüğü var : Van Gölü. Bu arada pek mehtedilen Van kahvaltısının o kadar da matah birşey olmadığını, çok daha fazla çeşit barındıran kahvaltı tabaklarını aynı fiyata İstanbul'da bile bulduğumu söylemek isterim. Artık dönüş zamanı gelmişti. Ertesi gün havaalanında uğraşmamak için elektronik check-in yapma girişiminde bulunduk. Ve işte olanlar tam bu anda oldu. Geri dönüş biletlerinden birisi 27 Cumartesi'nden 29 Pazartesi'ne aktarılmamış. Nasıl olur? Ne yapmalı? derken biletin yandığını, 2 Eylül Cuma gününe kadarda Van'dan İstanbul'a uçuşların hepsinin dolu olduğunu öğrendik. THY merkez ofisi, internet bağlantısı v.s. deneyerek rezervasyon ve yedek yazım işlemlerinde bulunduk. Ertesi gün Ayten geçerli olan bilet ile İstanbul uçağına binerken ( ki Ayten'in o gün İstanbul'da olması gerekiyordu, ve bütün olanlara rağmen sırf o bilet nedeniyle kendimizi şanslı sayıyorduk) ben de ordaydım. Bir gün önce merkez ofisde yedek listesine adımı yazdırmıştım ya. Fakat acı gerçek şu ki merkez ofis rezervasyon yedeği alıyormuş, uçuş yedekleri sabah erkenden hava alanına gelip yazdırılıyormuş. Ayten'in uçtuğu uçağa yedeklerden dokuz kişi bindi. Ben 12. yedek olarak, İstanbul'a uçak bulabileceğim en yakın hava alanına gitmek üzere Van'a geri döndüm. Yaptığımız soruşturmalar sonucunda şu seçenekler ortaya çıktı : Van İstanbul arası otobüsle 18 saat. Van Erzurum arası 6 saat. Erzurum'dan İstanbul'a ise ertesi gün uçak var. Hemen Van Gölü Turizm'den yer ayırtıldı ve hiç vakit kaybetmeden ( yolda okumak için birşeyler bile alamadım ) otobüse atlayıp yola koyuldum. Yol önce Ağrı ardından da Erzurum'a gidiyordu. Ağrıya vardığımız da benim oturuyor olduğum 21 numaralı koltuğun bir başkasına daha satılmış olduğu ortaya çıktı. Küçük çaplı bir tartışmanın sonunda diğer arkadaşa bir başka koltuk verdiler ve yola devam ettik. Fakat bu devam etme, her küçük kasaba, köy hatta yol üzerinde dikilen bir adam ( ördek ) görüldüğünde kesiliyordu. Sekiz buçuk saatlik bir yolculuk sonunda Erzurum'a vardım. Otobüsten inip hemen bir taksiye atladım ve daha önceden tavsiye olarak aldığım "Cadde"deki otele gitmek istediğimi söyledim. Tam taksiden indiğim yerde Onur Air'in bürosu vardı ( İstanbul'a giden Ayten, benim Van'dan Erzurum'a geçişim sırasında boş durmamış ve bana Onur Air'den İstanbul'a bilet almıştı ), girdim içeri ve biletimi isterim dedim. İnternetten alındığını söylediğim için önce bir bilet, ödenmiş olduğunu anladıklarında başka bir bilet kestiler. Son kestikleri biletin üzerine tarihi gene yanlış yazdılar ( Bu sefer dikkat edip düzelttirdim ). Gece gece kimlik fotokopimi istediler. Sonunda kendi fakslarından bu işi yapmaya ikna oldular. Elimde biletim sokağa çıktım, yüzümde kırık bir gülümseme. Evet ertesi gün İstanbul'a döneceğim. Yolun hemen karşısında bulunan otel'e girip bir oda kiraladım. Gece olmuş, açım. Erzurum'da bir otel odasında tek başımayım ( Ne işim var lan benim Erzurum'da! ). Yapacak bişey yok bir bardak su içip yattım. Ertesi sabah erkenden ( dağda alıştık tabi ) kalktım, kahvaltıya gittim ( geceden açım ne olsa yerim ). Sonra da çıktım sokağa pardon "Cadde"ye ve Erzurum gezmeye başladım. Dışarda bir hareketlilik var. Ah tabii 30 Ağustos oldu. Devlet erkanı, askeri ve mülki amirlikler ile halk onu kutluyorlar. Bende izlemeye gittim ama yetişemedim. Bir yarım saat önce tören dağılmaya başlamış. Ben de Erzurum'a gidilince mutlaka görülmesi gereken yerleri gezmeye gittim : Cadde, Çifte Minare Medresesi, Yakuti Medresesi. Sandığımdan daha kısa sürdü. Yemek yedim, çay içitim ( daha kaliteli çay içmeyi umuyordum ama umduğum çıkmadı ), internette uçuş kontrolü yaptım ve servisin gelmesinden 15 dakka önce Onur Air'in kapısında bekliyordum. Hem Erzurum hem de Erkut hava alanı beklediğimden küçüklerdi. Özellikle kış aylarında Palandöken'e o kadar insan bu havaalanından nasıl geliyor anlamadım. Sürekli bir sorun çıkacak diye beklemekten o kadar gerilmişim ki, uçaktan korkmazken, kalkış ve iniş sırasında uçağın geçirdiği sarsıntılardan ürkmeye başladım. Bir ara "Hah bir düşme eksik o da olsun tam olsun" diye düşünürken yakaladım kendimi. İstanbul'da kendimi taksiye attığım gibi eve gittim. Eve gidereken niyetim en az üç gün boyunca burnumu bile dışarı çıkarmamaktı. Gelecek bölüm : Ateş Kitabı
/p>
Dağ Kitabı Ağrı Dağı'na tırmanma konusunda hemen ilk elden en önemli bilgiyi vererek siz okurun merakını giderip, gerilimi azaltmakda fayda görüyorum. Aksi halde bu yüksek gerilimle aşağıya doğru uzanan bu uzunlukta bir anlatının okunması sizleri, bu gerilimi dengede tutma uğraşısı da beni yorar. Ayrıca işin sonunda öğreneceğiniz bilginin uğratacağı hayal kırıklığı da bir başka olumsuz durumdur ki hiç istemeyiz. Efendim, şimdi söylüyorum sıkı durun : Ağrı Dağına tırmanma temel amacını gerçekleştiremedim yani zirveye çıkamadım. Bu işi yapamayan sadece 20 kişiden üç kişi ve o üç kişiden biri de benim. Ayten büyük bir azim göstererek zirve yapmayı başardı. Benim ulaştığım en yüksek nokta ise 4300 metre. Evet, sonucu öğrendiğinize, bu noktadan sonra gerilim yaratacak birşey kalmadığına göre şimdi anlatımıza başlayabiliriz. Dağa tırmanış için Doğu Beyazıt'tan kamyonlar ile sizi Ağrı Dağının eteklerine getiriyorlar. Bu kısa yolculuk sırasında bundan sonraki en sıcak takipcinizle tanışıyorsunuz : Toz. Dağın eteğine gelindiğinde sırt çantaları katırlara yükleniyor ve bundan sonra yola katırlala devam ediliyor. Hedef ilk kamp yeri, 3200 metre. Siz sadece içinde kişisel ihtiyaçlarınız bulunan küçük bir çanta ile yetinip yürümeye başlıyorsunuz. 2-3 saatik bir yürüyüş sonunda kampa varılıyor. Bizim özelimizde kamp hazır kuruluydu. Dolayısıyla gelir gelmez hemen çadırlarımızı seçip saçılmaya başladık. Akşam yemeği, küçük tanışma sohbetleri ve ertesi güne dair bilgilendirme derken dağda havanın erken kararmasının da etkisiyle saat 19 sularında çadırlara çekilmeye başlıyorsunuz. Bu arada şunuda belirtmek lazım, eğer çadır yerine uykutulumu ile dışarda yatmayı göze alırsanız, altında uyuyacağınız manzaranın müthiş olacağını garanti ediyorum. ( Yükseklik korkusu olanlara tavsiye edilmez. ) Ertesi gün sabah erkenden kalkıldı ve görüldü ki birileri bizden daha erken kalkmış, çayı demlemiş, kahvaltıyı hazırlamış ( ahçımız Mehmet abi ). Kahvaltının ardından rehberimizin ( Hüseyin ) izinden aklimat ( aklimatizasyon ) için 4200 metreye tırmanışa geçildi. Kişisel olarak yola çıktığımızda kendimi çok dinç ve hevesli hissederken çıktıkca gücümün kesilmesi ile zorlanır buldum kendimi. Zaten dağın en önemli kozu bu. Yükseklik arttıkça hava seyreliyor ve ihtiyaç duyduğunuzdan daha az oksijen alıyorsunuz. Bu da kaslarınızda biriken laktik asidin daha zor temizlendiği, dolayısı ile daha çok yorulduğunuz anlamına geliyor. Neyse, 3.5 saatlik zorlu bir tırmanışın ardından 4200 kampına erişmeyi başardık. Orada bulunan diğer ekiplerin mutfak çadırlarından kahvaltılık ve çay dilenip biraz beslendikten sonra, hemen herkes bir yerlere çöküp uyuklamaya başladı. Ben başlamış olan baş ağrımın geçmesi için bekliyor ve derin nefesler alıyordum. Yaklaşık bir saat sonra iniş yolculuğuna başladık. 3.5 saatte çıkmış olduğumuz yolu yaklaşık olarak 2 saat civarında ancak inebildik ki indiğimizde artık bir adım daha atacak kadar gücüm kalmamıştı. Bütün yolu inme sırasında defalarca kaydım, homurdandım, küfrettim ve anlayacağınız üzere keyifsizdim. Çünkü başım ağrıyor, hem de çok ağrıyordu. Hızlı irtifa değişikliklerinin yan etkisi. Bir de üzerine batonumun ucunun düşmüş olduğunun keşvi keyfimi iyiden iyiye kaçırıyordu.
Kampa vardığımızda çay gene hazırdı. Bizim ardımızdan o gün zirve yapmış olan diğer grup 4200 kampını toplayıp 3200'e geldiler. Onların zirve maceralarını dinleyerek gaza gelmek, yemek, sohbet, gökyüzü, tuvalet taşı arama gibi etkinliklerin ardından yorgun bacakların dinlenmesi gerek diyerek çadırlara çekildik. Hava henüz kararmıştı. Tabi çadırlarına çekilmeyip uykutulumlarıyla açıkta yatan hollandalı 4 kişi hariç. Onlar 24 saat açık Tekel Bayiinden aldıkları biralar ile gerekli enerjiyi kendileri üretiyorlardı. ( 3200 kampının kenarında birileri dükkan açmış, bira, votka, su vesair satıyorlardı. ) Sabah kalkıldı, kahvaltıyı takiben, çantalar, uyku tulumları, çadırlar toplandı, katırlara yüklendi ve 4200'e göç başladı. Sabahleyin geçmiş olan başımın ağrısı ile birlikte gücüm ve keyfim yerine gelmişti. Ayrıca bir önceki gün sürekli kayan Hi-Tech ayakkabılarım yerine AKU ayakkabılarımı giymiş yere çok daha sağlam basıyordum. Bir de iki elimde de birer baton olsaydı daha iyi olacaktı ama neyse. Yolcu yolunda gerek diyip başladık tırmanmaya. Bir önceki gün 3.5 saatte çıktığımız yolu 2 saate aldık. Bu vucudumuzun ortama bir parça uyum sağlamaya başladığını gösteriyordu ama yeniden başlamış olan başımın ağrısı bunu yalanlıyordu. Geldik ve kamp için çadırları kurmaya başladık. Fazla zahmetli olmayan bu iş 4200 metrede az oksijende gerçekten zahmetli bir uğraş haline gelebiliyormuş. Değil çadır kurmak tuvalete çıkmak bile ciddi bir efor gerektiriyor. Bu nedenle çadırını kuran bir müddet uzanıp dinlenmeye çekildi. 4200'e ilk çıktığımız sırada zirve yapamayacağımı düşünmeye başlamış olan ben, dinlenmenin ardından kendimi daha iyi hissetmeye başlayınca moral ve cesaret bularak, zirve için hazırlanmaya başladım. Akşam yemeğinin ardından zirve için gerekli olan sırt çantasını, suları vesairi hazırlamaya başladık. Bu sırada çadırın içinde oturan Ayten'in çayının dökülmesi sonucu uykutulumlarından birini kaybettik. Macera başlıyordu işte. Gece 2'ye kadar bir şekilde uyumalıydık ve 4200'de güneş gidince hava gerçekten soğuk oluyor. Bir buçuk uykutulumu, çantalarımızda bulunan bilimum kıyafet, polar vesair ile hazırlanmış olan ısınma gereçleri ile aslında olayı olabilecek en rahat haliyle atlattık. Burda tek sorun uyuma alışkanlıklarıydı. ( ikide bir dönme isteği. Matın altından doğru gelip böğrünüze batan taşlarda bu konuda güçlü birer katalizör olmaktalar. ) Eh biz uyumaya çalışırken gerçekten uyuyup yarım saat geç uyandık ve sonra da koştur koştur kahvaltı yapıp çantalara son halini verdik. sabaha karşı 3'te ekip tırmanmaya başladı. Bundan yaklaşık yarım saat sonra ben sırtçantasından kişisel eşyalarımı boşaltmış bir halde yolun kenarına oturmuş nefes almaya çalışıyordum. Ayten ise ekiple birlikte tırmanışa devam ediyordu. Bir buçuk saatlik bir çabadan sonra yarım saatte çıkmış olduğum yerden çadırıma geri dönmüş yatıyordum. Bir yandan çıkmayı başaramadığım için üzülüyor bir yandan da biraz daha zorlasaydım aşağıya nasıl inecektim diye düşünüyordum. Zirveye gidenler saat 11'e doğru geri dönmeye başladılar. Ayten saat 12'e doğru geldiğinde yorgun ama mutluydu. Bir iki saatlik dinlenmenin ardından, kamp toplandı ve aşağı iniş başladı. Üç günde çıktığımız yolu - ki Ayten henüz zirveden aşağı inmiş biri olarak - önce 3200'e, ordan kamyonlara, ordan da Doğu Beyazıt'a toplam 5-6 saat gibi kısa bir sürede tamamladık.
Dağ göründüğünden daha zor, düşündüğümden ise daha kolay çıkmıştı ( ben 3200'den yukarı çıkabileceğimi düşünmüyordum da ). Bu sefer zirve yapamamış biri olarak belki bir kaç yıl sonra, biraz daha antremanlı, biraz daha hazır olarak bir kez daha denerim. Gelecek bölüm : Yol Kitabı
/p>
Fikir Ali Işıngör'e ait - en azından ben ondan gördüm. Yukardaki tag kısmından bahsediyorum. del.icio.us isimli bir site var belki duymuş sunuzdur. Kendilerini sosyal işaretleme sistemi olarak tanımlıyorlar. Aslında çeşitli web sayfalarının adreslerini toplayabileceğiniz, web tabanlı bir uygulama. Uygulamanının temel hedefi, aynı web adreslerini kaç kişinin topladığı üzerinden istatistikler çıkarmak, günlük web gezintileri için bir yol çıkarmak var. Ayrıca bu topladığınız bağları istediğiniz gibi kategorize edebiliyor, başkalarıyla paylaşabiliyorsunuz. Bu hizmetten bir süredir haberdardım fakat Burkina Faso Fiso Halk Cemahiriyesi'ndeki kullanım şeklini görünceye kadar hiç ilgimi çekmemişti. Biliyorsunuz Blogger'da kategorizasyon yok. Yani girdilerinizi sınıflayıp, okurunuza istediği grupdakileri okuma şansı sunamıyorsunuz. Fakat bu girdileri, del.icio.us üzerinde derleyip, gruplaya bilir, daha sonra bunlara kolayca ulaşılma şansı sağlanabilir. Tabiki benim listem şuan Ali Işıngör'ün ki kadar şık değil ama zamanla o da olur. Fikir için kendisine teşekkürü bir borç bilirim...
/p>